Tam Derken…


Tam “iş güç güzel, beni paklayabilir” derken…

Tam “Milano güzel bir şehir” diye düşünmeye başlarken…

Bu hastalık hiç de iyi olmadı! Evet gene yataklara düştüm, geçtiğimiz hafta şifayı kapmış, hastaydım.

Ama işte tam buraya dair güzel düşüncelere başlamışken, yaşadığım ufak bir olay, yemekten çıkan kıl misali, canımı sıkmaya yetti.

Peki neydi olan biten?

Hastalığın kısa hikayesi şöyle. Salı hastalık geliyorum dedi, Çarşamba da kötüleştim, işe gidemedim. Aldığım ilaç da pek bir işe yaramadı. Akşama doğru ateşimin çıktığını hissettim. Gece olduğunda kaç dereceydi bilmiyorum ama yanıyordum. Bir doktora danışmak şarttı. Mahmut’tan rica ettim, yakınımızdaki Fatebenefratelli hastanesinin aciline gittik. Mahmut İtalyancasıyla durumu izah etti, görevli kız da bir form doldurdu, bize verdi. Geriye beklemek kalıyordu.

İşte bu “beklemek” de işin en mühim parçasıymış…

Evrağımızı aldığımızda 21:30’du. Bekleme odasında bizim gibi bir sürü kişinin arasına oturduk. Koridorda sedyede bekleyen hastalar da vardı. İşin tuhaf ya da kötü tarafı, bu kadar hasta varken hastanede pek bir hareket yoktu. Bekle bekle, geyik üstüne geyik yap, yine bekle yine bekle… Saat 23:30’a geliyordu artık. Bir görevliyle bunu artık konuşalım dedik. O görevli kızın bölgesinde uzun saçlı, İngilizce bilmeyen, 30’larında biri vardı. Mahmut durumu anlatmaya başladı ama adam bizi umursamıyor muydu, yoksa bir şekilde hoşuna mı gitmiyorduk, bilemiyorum. Hiç pozitif değildi, bir can sıkıntısı yayıyordu. Mahmut “arkadaşım kötü, hasta. 2 saattir bekliyoruz, kimse ilgilenmedi, daha ne kadar bekleriz, ne yapılacak?” diye sordu.

Cevap olarak herhalde “burasını süpermarket mi sandız!”ı beklemezsiniz!

Adam bununla da kalmayıp, işinden sıkılmış bir hamalın elindekileri umursamazca fırlatıp atması gibi, bizi tekrar bekleme odasına yollamaya çalıştı! Mahmut birkaç kez “Ama arkadaşım hasta, durumu kötü” demeye çalışsa da, nafile, adam o kaba haliyle “bekleyeceksiniz” dedi.

Biz de derdimizi anlatamamam ya da derman bulamamanın sıkıntısıyla gene beklemeye döndük. Ama bir yandan da acayip sinirliyiz. Hastalığımla kalmayıp bir de elin İtalyan’ından laf yiyoruz! Hele “burayı süpermarket mi sandınız!” lafı! Son derece kaba, adamlıktan uzak.

İşte o anda çok isterdim iyi bir İtalyancam olmasını… Keşke herife “evet süpermarket sandık” diyebilseydim… “Orada en azından adam olanlar çalışıyor” diyebilseydim… Kısaca cevap verebilmeyi çok isterdim… (Esas duygu ve düşüncelerimi biraz makyajladığımı söyleyebilirim)

Sağlık sektörü çok zor olabilir, tamam. Gece vardiyasında olabilirsin, ya da hayatında bir yığın başka sorunlar olabilir, farketmez! İnsanlara hizmet eden, hele sağlık veren bir yerde çalışıyorsan, sanki sıkıntılarından karşındaki sorumlu gibi konuşmaya insanın hiç hakkı yok! İşini sevmiyorsan defol git, ayrıl, başka bir iş bul!

Tam olarak hatırlamadığım birşey var, ya bu olaydan az evvel ya da hemen sonra, acillerin çalışma prensibini açıklayan bir yazı bulmuştuk. Buna göre acile gelen hastalara şikayetlerinin “aciliyetine” göre kırmızı, turuncu, yeşil gibi renkler veriliyordu. Kırmızı, direk bakılması gereken, hayati tehlikesi olan hasta demekti galiba. Turuncu biraz daha hafifi, yeşil ise bekleyebilecek durumda olandı. Ancak bekleyen yeşillerle galiba 60 dk’da bir ilgileniliyordu. Tahmin edersiniz ki bizim rengimiz de yeşildi. Ama gene de hiç farketmez, bu ne adamı haklı kılar ne de bizi haksız…

Neyse, biz gene bir 15 dk bekledik. Saat artık gece yarısına geliyordu. Kötüydüm ama yola çıkarkenkinden daha iyiydim, yavaştan ateşim düşmüştü. Mahmut için de geç oluyordu, son metroya 15 dk kalmıştı, ertesi gün de işe gidecekti. Benim de bu yeşil kod ile daha en az 2 saat beklemem gerekecek gibiydi. Bunları gözönüne alınca, 2,5 saat beklemenin ardından dönmeye karar verdik. Gece yarısını geçe evdeydik.

Rahatsızlığımdan ötürü acile gitmiş, 2,5 saat beklemiş ama bırakın bana bakacak bir doktoru, koridorda bile bir doktor göremeden dönmüştük. Sadece beklemiştik, 2,5 saatimizi hibe etmiştik.

İşin garip bir başka kısmı da diğer İtalyanların da orada öyle beklemeleri. Ben geldiğimden beri orada olan başka kişiler de var ama kimse bir şey demiyor, resmen beklemeye alışmışlar. Zaten genelde burası böyle, markette ağır ağır çalışanlar, yarın diyip işlerini haftalarca aksatanlar… Ayrı bir rahatlık var burada yaşayanlarda. Ayrı bir vurdum duymazlık mı demeli bilmiyorum. Acaba bu rahatlık sayesinde mi tasarım gerektiren konularda yaratcı oluyorlar, bilemiyorum. Otokar’dayken şirketten ayrılan deneyimli bir yönetici “Avrupalılar dedelerini mirasını yiyorlar” demişti. Gerçekten böyle gibi. 20 yıl sonra burası ne olur hiç bilemiyorum.

Hah! Komik aslında. Gelecek endişesi kültürümüze o kadar yerleşmiş ki, burada İtalya’nın geleceğini tartışmaya başlıyorum.

Aklımda bir fıkra geldi şimdi.

İki Alman Almanya’da Türk restoranına gitmeye karar verirler. Türk yemeklerini sipariş ettikten sonra “madem Türk yemeği yiyoruz Türk içkisi rakı içelim” derler. Yemekler, mezeler, rakılar… Gece süper gidiyor, muhabbet de güzel. İçmişler yemişler, zaman geçmiş. Bir sessizlik olmuş. Almanlardan biri durmuş durmuş, “ya n’olcak bu Almanya’nın hali?” demiş…

+ Hiç yorum yok

Sizinkini ekleyin