İstanbul Herkesin Hakkı


Taşındığımdan bu yana en çok hoşuma giden değişimlerden biri yeni ev-iş güzergahım. 129L 4. Levent  Metro – Kozyatağı sanki benim için sefere konmuş. Direk evle iş yeri arası olunca ilk duraklardan biniyorum ve zamanlama da biraz uygunsa mutlaka oturmuş oluyorum. Ardından başlıyorum kitap okumaya… Oturamayıp ayakta kalsam da farketmiyor, uygun bir yeri bellememle kitabımı açmam bir oluyor. Bu sayede yolda geçen 30 dk da kayıptan öte büyük bir kazanca dönüşüyor. Tabi akşam dönüşlerde bir çok yolcu gibi ben de dayanamayıp kestiriyorum, başım bir inip bir kalkıyor, dalıyorum. Eh, yorgunluktan o kadar olacak.

Bu kadar artının yanında eksi de var tabi. Her ne kadar hat ismi 4. Levent Metro olsa da kalkışı biraz ilerdeki İETT Garajından oluyor. Bu da evden aşağı yukarı 8-10 dklık bir yürüyüş demek. Bunun yerine aynı hat üzerinde giden 500T bir alternatif olabilir ama hem çift bilet alışı, hem yolcu profili hem de doluluğu yüzünden aradaki 3-5 dklık mesafe farkına değmiyor. Ancak kış geldi mi yağışlı havalarda ne yaparım bilemiyorum. Gidişin aksine dönüşte ise 129L hemen 4. Levent’in içine girerek döndüğünden bir problem yok.

Bu anlattıklarım, ev planları yaparken, taa aylar öncesinden ön gördüğüm artılardı. Esas ön göremediğim, ve beni hayli etkileyen artı ise İstanbul Boğaz’ı oldu.

Otobüs ne zaman köprünün üstüne çıksa, kitaptan ayrılıp boğazın üstünde süzülmeye başlıyorum. Günün saatine ve gökyüzüne göre bana hep farklı bakıyor boğaz. Kimi zaman ışıl ışıl, canlı, kimi zamansa puslu, kapalı. Ama her zaman çekici. İçine alıp da salladığı büyük bir derinliği var. Köprü başlarını, kitabın en güzel yerinde olsam da dört gözle bekliyorum.

İşte böyle güzel anların birinde manzarayı tadarken, içimden deyiverdim “İstanbul herkesin hakkı” diye.

Güzelliğine o an o kadar vurulmuşum yani, sahiplenmenin ötesindeymişim…

Vay be…

+ Hiç yorum yok

Sizinkini ekleyin