FlashForward

FlashForward


FlashForward‘ın ilk dört bölümünü izledim, artık yazma vaktidir” diyerek başlıyorum…

Geçen hafta yanlış hatırlamıyorsam Facebook’ta okumuştum yazıyı (orijinal yazı burada). Haftasonu da dizi elime geçince ilk fırsatta hepsini izledim. Sonuç; artılarıyla eksileriyle takip etmeye değer bir dizi.

Peki artıları neler?

Konu güzel, çekici. 137 saniyeliğine dünya üzerinde herkes kendinden geçiyor ve tam olarak 6 ay sonrasını görüyor. Kimisi olumlu güzel bir gelecek görürken kimisininki ise karanlık. Daha da kötüsü, hiçbir şey göremeyenler de var. Böyle olunca insan farklı duygulara varıyor; kimi mutlu mesut oluyor, kimi ise umutsuz, üzgün, karanlık geleceğini kabul eden ya da gücü yeterse çıkış noktası arayan birine dönüşüyor.

Dizide kahramanların arasında dolaşırken insan kendine soruyor, “geleceği görmek ister miydim?” diye. Bunun iyi ya da kötü olacağı belli değil. Kesin olan tek şey sadece gerçek olacağı. Mutlu sonları olan kahve falları gibi değil yani. Böyle bir “gücü” ister miydiniz, cevap vermesi zor.

Azıcık deşince, bunun altında bir soru daha beliriyor; Gelecek öngörüldüğü gibi gerçekleşecekse, yani ne yaparsak yapalım öylece gerçekleşecekse, önümüzdeki sürecin ne anlamı kalıyor? Soru değil de sorun demeli. Hatta belki de sadece geleceği karanlık olanların sorunu. Zira dizide güzel, pozitif bir gelecek öngörenler “yihuuu, geleceğim güzel, hayat yaşamaya değer” nidalarıyla rahat, umursamaz bir tutuma giriyorlar. Ancak karanlık bir gelecek görenler ise tersine bir tutum takınıyorlar. Bu bana Scrubs’ın My Five Stages bölümünü hatırlattı. Orada da ölümle yüz yüze kalındığında 5 ayrı kademe yaşanıyordu (ki bu gerçekmiş, Kübler-Ross modeliymiş). FlashForward’da da buna benzer oluyor. Geleceklerini inkar edenler, öfkelenenler, depresyona girenler… Bu umutsuzların dışında geleceklerini güzel görenlere de direk “umutlu” demek biraz eksik oluyor. Umutlular belki ama bu umudundan ötürü acı çekenler de var. Farklı renkler gibi her rengin içinde de farklı tonlar…

Aslında kendi içimde sorguladığım bu soruların en üstünde, dizide bile tartışılan şey kader denebilir. Bu kelime dizide pek geçmedi ama bence kavram olarak tartışılyor. Bu öngörüler gerçekleşecek mi, yoksa bir uyarı mı, ya da ne anlama geliyor, değiştirebilir miyiz, ya da ne yapmalıyız, gibi sorularla cevap aranıyor.

O kadar yazdıktan sonra şimdi hatırladım, nasıl da unutmuşum. Kadere ya da gelecek öngörülerine dair çok hoşuma giden bir Superman macerası okumuştum. Cuk oturuyor aslında. Macerada, geleceği görebilen, Superman’in de tanıdığı bir profesör vardı. Profesör, Superman’ın gelecekte bir tabanca ile vurulduğunu görüyordu. Hemen gelecekten teknolojileri öngörüp Ironman tarzı bir şekle giriyor ve Superman’in peşinden gidiyordu. Birşeyler olup da durumu çözemeyince bir şekilde Superman kılığına giriyordu. İşte tam kılığa girdiği noktada silahlı bir çatışma oluyor ve vuruluyordu. Meğer gördüğü gelecekte, vurulan kendisiydi. Ama bunu anlaması için yaşaması da gerekliydi…

(Nasıl unutmuşum bu hikayeyi? Halbuki favori hikayelerimdendir. Kader tartışmalarına hep bu hikaye ile katılırım.)

İşte dizide de aynen böyle aslında. Çoktan o öngördükleri geleceğin parçası oldular, ve bunu değiştiremiyecekler. Sadece gün geçtikçe anlam kazanacak.

Gerçek dışı bir konuya gerçekçi yorumlar getirmek çok zor. Konuya dair yukarıdaki Superman macerası yeterli aslında…

Dizinin artılarına dönersek, sonuçta konusuyla izleyeni içine alabiliyor. Ayrıca karakterlere dağıtılan bu gelecekler ve bunların etkilerinin dağılımı güzel denebilir. Gün geçtikçe farklı gelecek ve hislere sahip karakterler de katılacaktır.

Artılar bunlar, ya eksileri?

İzlerken kimi zaman kurgu yapay gibi geldi. Belki sorun kurgu değil ama bir eksiklik var, tam çözemedim. Kurgu mu ya da oyuncularla ilgili bir sorun mu, karakterler mi, bilmiyorum. Birşeyler tam oturmadı kafamda, adını koyamıyorum.

Öbür yandan insan ister istemez Lost’la da kıyaslıyor. Aslında Lost kendiliğinden akla geliyor çünkü iki dizide de oynayan kaç oyuncu var sayamadım. Ve bu hoşuma da gitmedi. Bence Lost’un yeni sezonu merakla beklenirken, kimi Lost oyuncularının böyle bir dizi ile karşımıza çıkması, nasıl desem, karakterlerden çalıyor. Mesela Charlie, her ne kadar Lost’ta ölmüş olsa da bu dizide olmamalıydı, en azından böyle bir rolde.

Daha önce artısı olan dediğim, karakterlerin gelecekleri, öngörüleri, ilerde cılkı da çıkarılabilecek birşey. Yeni birşey gerekti mi farklı bir gelecek vizyonu ile yeni bir karakter çıkaracaklardır.

Şimdi güldüm buna. Tıpkı Lost gibi aslında. Lost’ta birşey gerekti mi hoop, geçmişten bir “flash back” ile yola devam ediliyordu. Bunda da yeni yeni gelecek öngörüleri çıkarırlar artık.

Artı ve eksilerin dışında bir iki göze çarpan gönderme de var. Mesela ilk bölümde, arkada bir evin duvarında Oceanic Havayollarının reklamı yer alıyor. Direk “Lost burada” diyor dizi. Ama yukarıda dediğim gibi Lost’a gönderme yapması güzel değil bence. Diğer ufak bir gönderme de Joseph Fiennes‘in Shakespeare In Love filmine, daha doğrusu Shakespeare karakterine. Çocuğuyla oynayan Finnes’a eşi “Babaların en kötü Shakespeare’isin” diyor.

Bu göndermeler sadece benim yakalayabildiklerim, belki daha fazla vardır.

Şimdilik dört bölüm geride kaldı. İzlemeye değer dedim ya, bir sonraki bölümü (Lost kadar olmasa da) merakla bekliyoruz…

+ Hiç yorum yok

Sizinkini ekleyin