Pandora’da Olmak Vardı


Hani denir ya “Pandora’nın Kutusu açıldı” diye. Galiba öyle oldu. Geçen cumartesi ikinci kez, bu sefer IMAX farkıyla Avatar‘ı izledim. Çok uzun zamandır bir film bende böyle hisler uyandırmadı. Bir süre Pandora’da kaldım, Dünya’ya dönmem vakit aldı diyebilirim.

Avatar için çok şey söylenebilir. Zaten sadece prodüksiyonuna sayfalarca yazı yazılır. Hatta eminim Matrix Revisited gibi kamera arkasını anlatan bir DVDsi de çıkacaktır. Ancak “uzun zamandır böyle hisler uyandırmadı” da desem, bence Avatar her yönüyle özgün bir film değil. Hikayede klişeler var, başka filmleri hatırlıyor insan. En basitinden avatar kullanımı; Jack Sully bir ara kendi gerçekliğinde bocalıyor, avatarla yaşadıklarını daha gerçek buluyor, gerçek hayatı ise rüya olarak görüyor. Bunu zamanında Matrix’te gördük. Rüyadan hiç uyanmasak, gerçekle rüya farkını nasıl anlayacağımızı soruyordu Morpheus. İkinci film; The Last Samurai – Son Samuray. Nathan Algren, başta samurayların düşmanıyken onlardan biri olmayı başarıyordu. Ve bunu yaşarken de tıpkı Jack Sully gibi hayata anlam katan yeni değerlerle tanışıyordu. Ve şimdi hatırladım, kahramanlarımız asker ve ikisi de son çarpışmada ana taktikleri veriyorlar.

Diğer film benzerliği biraz farklı sayılır. Sam Worthington iki filmde de benzer görevleri olan karakterleri canlandırıyor diyebilirim. Avatar’daki Jack Sully Na’vilerin arasına girip bilgi almaya çalışırken, Terminator‘deki Marcus Wright da insanlardan bilgi almaya çalışıyordu. Bu ikisini ben benzer buluyorum. İkisinde de “karşı taraftan biri olma” var.

Avatar’ın çağrışımları dışında bir detay da Na’vilerin kabileye benzetilmesi. Benim aklımda öyle kaldılar, sanki bir Afrika kabilesi gibiydiler. Kemik yapıları da Afrikalılara benziyordu Na’vilerin. Aslında bunun için Na’vileri canlandıranlara bakmak yeterli. Neredeyse hepsi Afrika kökenli oyuncu.

Avatar’ın böyle benzerlikleri dışında beni etkileyen yanları çok. Albay Quaritch karakterine bayıldım mesela. Bence savaşmanın en içinden bir subayı canlandırıyor. Fragmanda da görülüyor, askerlerinin, emriyle bomba yağdırışlarını izlerken gözünü kırpmadan, büyük bir soğukkanlılıkla kahve içiyor. Başka bir saldırıda da askerlerine “Akşam yemeğine evde olalım” diyor. Ama bunlar sadece bir soğukkanlılık değil. Arkasında hem korkunç bir ego hem de çok fazla kendine güven var.

Filmi hatırladıkça bu karakter üzerine detaya girmek daha zevkli oluyor. Mesela Jack’in peşinden kapıyı kırıp dışarı çıkarken askerlerini “maske taak” diye uyarması, bence ayrı bir detay. Ego ve kendine güven dedim ya, bunların etkisine kapılmamış. Büyük bir kontrol de var, sinir ya da öfkeden ötürü kendini kaybetmiyor. Yaralarından bile hoşlanıyor adam. Askerliğin, ama sırf savaşmanın değil komutanlığın da taa içinden bir karakter işte.

Bu etkileyici karakteri sırf senaryoya borçlu değiliz, Stephen Lang‘i alkışlamazsak olmaz. Public Enemies – Halk Düşmanları‘nda etkilenmiştim zaten. Mimikleri ve bakışları, karakterlerine ayrı bir sertlik ve derinlik veriyor. İki filmde de bu etki var. Bu sefer başrolde olduğundan daha çok izleme zevkine sahibiz.

Giovanni Ribisi de bence harika. Tam olması gereken kişi olmuş. Hani kimi kötüler, kötü tarafı seçmiş gibidir. Oysa bu adamın, Selfridge’in böyle bir kapasitesi yok bence. Algı sıfır adamda. Ve Ribisi de rolünün hakkını veriyor. İzlerken “Aghh, nasıl bir adam bu böyle yaa!” diye sinirlendirmeyi başarıyor. Michelle Rodriguez ise gene güçlü, erkek işi yapabilen bir kadın olmuş. Sigourney Weaver ise nedense bende özel bir nokta uyandırmadı.

Esas hoşuma gideni galiba sona sakladım. Hani kimi filmlerin olayı da zaten izleyiciye kahramanı satmaktır ya, izleyicinin kendini kahramanın yerine koymasını sağlamaktır. Bu bende uzun zamandır yoktu, kahramanlar ekranda kalıyorlardı. İşte Avatar bunun ötesine geçmeyi başardı. Filmden çok sonra da bana “Pandora’da olmak vardı” dedirtti. Tabi bu aslında Jack Sully gibi olmak, Pandora’da kalmak, onun yaşadığı deneyimi, ve belki aşkı yaşamak demek. Bunu aslında sağlayan da Cameron‘ın muhteşem hayalgücü. Harika bir dünya yaratmış.

Bu dünyayı belki üçüncü bir seansla ödüllendirebilirim.

O kadar beğendim…

+ Hiç yorum yok

Sizinkini ekleyin