Bir Mühendis ve İki Pazarlamacının Hikayesi


Hani “filanca ile falanca birlikte şunu bunu yaparlar” şeklinde meslek fıkraları vardır (misal). İşte şimdi anlatacağım hikaye de kısmen ona benziyor.

Kahramanlarımız Sanem ve Erman’la birlikte 19 Mayıs sabahı Belgrad Ormanındayız. Yanımızda Hilal’le Ender de var. Ekip tamam yani, daha önce de birçok kez koşu ve yürüyüşe geldik. Ancak bu sefer bir değişiklik yapıyoruz ve yürümek/koşmak yerine bisiklet kiralıyoruz. Gidenler bilirler, park yerinin orda yol T yapar, arabayla gelişinize göre sola giderseniz çıkışa varırsınız. Biz ters istikamete, yani sağa doğru gitmeye başladık.

Sağımızda solumuzda kamplaşan, piknik hazırlığında olan insanların arasından yolumuza devam ettik. Hemen ileride bir yol ayrımına vardık. Ana yol sola doğru giderken tabelada da “Kemerburgaz 5,5” KM yazıyordu. Sağa doğru giden küçük yol yerine, kimselere birşey sormadan, anayoldan Kemerburgaz’a doğru devam ettik.

Ettik ama çok zor ettik! Zira yol yokuştu. Göze ilk başta çok hafif bir eğimi var gibi görünse de, çıkması göründüğü gibi hafif değildi. Önde Erman, arkasında ben çıkıyorduk. Sanem de 15 metre geriden, bir ara bisikletten inmiş, iteleye iteleye anca geliyordu. Hilal’le Ender ise çoktan pes edip arabaya dönmüşlerdi.

Üçümüz en yüksek noktaya çok yakın bir yerde mola verdik. Orada şunu dediğimi çok iyi hatırlıyorum; “Bakın, bu noktadan sonra yol sürekli inecek gibi. Böyle olursa dönüşte de tırmanmamız gerekebilir”. “Yok” dediler, “ring yapıyordur zaten, rahatça döneriz”. “Peki” dedim ve devam ettik. En tepeye varıp inişe geçtik.

Ama ne iniş… Meğer yokuş aşağı inmek ne zevkliymiş. Rüzgar dışında birşey duymadan ve güç harcamadan son sürat ilerlemek ne keyifliymiş. Yıllar olmuş böyle gitmeyeli.

Uzun süren bu inişin ardından, nerdeyse hiç pedal çevirmeden ilerlemeye devam ettik ve bir anda kendimizi bir kapıda buluverdik. Kapının ötesinde bir yol ve peşi sıra yerleşim yerleri vardı. Kapıdaki görevliye sorduk, nedir diye. Meğer bir Belgrad Ormanının çıkışlarından birine gelmişiz. Ring ming yokmuş! Tepeden inerkenki tahminim doğruymuş, o yolu tekrar çıkmamız gerekecekmiş.

Sanem bunu duyunca üzüldü, “ben çıkamam o yokuşu” diye sızlanmaya başladı. “Ya hadi gel, çıkamadığımız yerde bisikletten iner, öyle devam ederiz” dedim ama ne yazar. Sanem durumdan ötürü üzgündü. Gene de çok geçmeden yola koyulduk ve hafif bir eğimle ilerlemeye başladık. Gene Erman önde, Sanem de arkadaydı. Bir süre gittikten sonra, ki eğim artmıştı artık, ağaçların arasında kaybolan ufak bir yol ayrımında Erman’a yetiştim, kenarda dinleniyordu. Yanına geldiğimde “buradan gidelim, kestirmeden koşu pistine çıkarız” dedi. Ben hemen telefondan Google Maps’i açtım (niye çok daha önceden açmadıysam). Ekrandaki görüntüye bakınca durum gayet açıktı. Ağaçların arasında kaybolan yol kestirme çıkacağına ilerden kıvrılıp Kemerburgaz istikametine yöneliyordu. “Bu yol kestirme değil, koşu pistine varmıyor” derken Sanem geldi ve o da “hadi buradan kestirmeden gidelim” demeye başladı.

Ben ilk başta biraz şaşırdım. Yani elimde çevrenin haritasını gösteren, hadi haritayı geçelim, eksik güncellenmiştir belki, uydu fotoğrafı içeren net bilgi varken, Sanem’le Erman’ın o yolda diremelerinin hiçbir akıl karı açıklaması yoktu. “Bakın” diyordum, “yol oraya çıkmıyor”, ama nafile, “yollar ağaçların arasında kayboluyordur, görünmüyordur” diyordu Erman. Ama uydu fotoğrafında ağaçlar arasındaki yollar görünüyordu. Ancak Erman zahmet edip de bakmıyordu bile. Sanem de Erman’a katılıyordu, “bu yol çıkar yaa” diyordu. Ama ekliyordu da “ben o yokuşu çıkamam”

“Bakın” dedim, “önümde elle tutulabilir net bir veri var, kafadan atmıyorum, bir öngörü falan değil; o yol koşu pistine çık-mı-yor!”. Durum, benim için artık anlamsız bir tartışmaya dönüşmüştü, ne desem dinlemiyorlardı. Bir ara “ya bir de siz pazarlamacı olacaksınız, ben mühendisim, böyle elle tutulur bir bilgiyi kullanmıyorsunuz” der demez birşeyi farkettim ve yukarıdaki başlığı anlamlı kılan sözle devam ettim; “tabi aslında mühendis olduğumdan duruma daha determinist yaklaşan benim!”.

Durum gerçeten de böyleydi. Sanem de Erman da rasyonel düşünmüyorlardı. Sanem büyük ihtimal yokuşu tırmanamayacağına inandığı, ya da gözünde hepten çok büyüttüğü için, o yokuş harici göze olur gelen herhangi bir fikre sıcak bakıyordu. Erman ise, biraz gençliğin de vermiş olduğu heyecanla olsa gerek, macera arayışındaydı herhalde. Ama bizi bekleyenler vardı, maceraya hiç vakit yoktu. Ayrıca yanlarında ne bir telefon ne de başka bir cihaz yoktu. Başlarına birşey gelse onlara nasıl ulaşacaktık?

Ben artık tartışmalarda, bir düşünceyi ya da fikri karşı tarafa kabul ettirmenin, veya onaylatmanın peşinden gitmiyorum. Orda da, yukardaki sözümden sonra daha fazla ısrar etmedim. “Siz birlirsiniz, sizin kendi tercihiniz ama bilin ki siz dönemeyince, buraya arabayla gelip de sizi almam, ona göre” diye bitirdim tartışmayı. Erman ise havalı havalı bana “Robert Frost demiş ki ‘Two roads diverged in a wood, and I took the one less traveled by'” diye laf attı. Artık o noktada tamam dedim. Bu lafın ne anlama geldiğini orada tartışmanın yeri yoktu. O lafla birlikte ayrıldım, dönüş yolunda yokuşu tırmanmaya başladım.

Başladım ama iki arkadaşımın böyle bir karar almış olmalarına hala daha inanamıyordum. Zihnim almıyordu bunu. Gri hücrelerimin bir tanesinden bile onay çıkmıyordu. Öyle ki, yaptıklarına inanamıyordum, çıkış yolunda arada bir dönüp, arkadan gelip gelmediklerine bakıyordum. “Herhalde bunlar beni sinirlendirmeye çalıştılar, benimle oyun oynuyorlar, döneckeler” diyordum kendi kendime.

Ama yoklardı. Zar zor yokuşu çıktım ve öbür tarafta inişe geçtim. Ve inişin hemen ardından Hilal’e rastladım. Durumu anlattım ama anlatırken ne senaryolar geçiyordu aklımdan. “Herhalde bunlar aslında yolu biliyorlar, benim gelmediğim bir hafta keşfettiler, birazdan şu köşeden çıkacaklar”. Hatta Hilal’le konuşurken, onu Sanem’le Erman’ın benimle dalga geçmek için bilerek yolladıklarını bile düşünüyordum. “Her an bir köşeden çıkabilirler” diyordum içimden. Ama olmadı, tersine Hilal de anlattıklarıma çok şaşırdı.

Birlikte arabaya döndük (bu esnada bisikletler için 1 saatlik ücret ödemiştik ve 15 dakika gecikmiştik). Ender arabadaydı, ona da anlattım ve o da çok şaşırdı, “tam liselilik” diyordu. Üçümüz arabada beklemeye başladık. Tabi açtık da. Ve gittikçe de açıkıyorduk da. Ender bir ara “iki araba gelseydik, onları bırakıp kahvaltıya gitmiştik” bile dedi. Hakkaten de öyleydi, ne diye bekleyecektik ki?

Bekle babam bekle, yoklar. En sonunda dayanamadık, arabayla bir gidelim dedik ve yola çıktık. Gittik gittik, tepe noktayı da geçtik. Çok sonra, tam saptıkları yan yoldan biraz önce, bir de baktık bunlar yolun kenarından ağır ağır geliyorlar. Sürücü değişikliği yapalım dedik, hani Hilal ile Ender dinlendiler, bu yokuşu daha rahat çıkabilirler. Yok, dediler, yokuştan sonraki inişi kaçırmak istemiyorlardı. İyi de oldu aslında, arabama almayacağımı söylemiştim zaten:))

Sonunda başladığımız noktaya dönebildik. Sanem’le Erman da bisikletleri bıraktılar ama fazladan 1 saat gecikme ücreti de ödediler. Sonrasında hep beraber kahvaltıya gittik, tabi yol boyunca ve kahvaltı süresince bu olayı tartıştık. Onların hikayeleri de komikti. Yola saptıkları yerde ilerde bir araba duruyordu, ben de görmüştüm. Onu geçmişler, ilerlemişler, ilerlemişler, bir sapağa gelmişler ve bir tarafı seçip ilerlemeye devam etmişler. Tabi yorulmuşlar da, ama umudu elden bırakmamışlar. “Az sonra piste varırız” diye ilerliyorlarmış. Sonra bir bakmışlar ilerde bir araba var. Yaklaşmışlar yaklaşmışlar, bir de ne görsünler; en başta yanından geçtikleri araba bu! Meğer saptıkları yol onlar taa en başa çevirmiş ama farketmemişler.

Hikaye böyle komik olsa da Erman konuşmaya devam ediyordu. “Tamam, sizi bekletmiş olmamız çok yanlış, özür dileriz, ama eminim orada diğer tarafa sapsaydık kesin piste ulaşırdık” diyordu. Sapakta yol seçmiş olmaları, sözde gerçekten de böyle bir olasılığa kapıyı açık bırakıyordu. Bilmiyorum Erman eve dönünce hiç baktı mı ama ben döndükten sonra Google Maps üzerinden etrafı bir kez daha inceledim.

Yukarıda bazı yerler iyi anlaşılsın diye önemli yerleri haritada işrateledim. İyice zoom yapıp dikkatli bakınca ağaçların arasındaki yollar biraz görülebiliyor. Ve evet, bir şekilde piste varmak, yani olası bir çözüm, çok zor da olsa çıkabilir. Ancak bu durum, Sanem’le Erman’ı gözümde hiç bir şekilde haklı çıkarmıyor. Ormanın içinde bir sürü yol ve sapak var, ağaçların arasında bunlardan doğru olanını seçmek diye bir kavram yok, doğru olanı bilmek diye bir kavram var. Nerden nasıl sapacağınızı bilmeden deneyerek, evet, belki yol bulunur ancak çok vakit kaybedilir. Bizim ise o anda bariz bir vakit sıkıntımız vardı, Hilal’le Ender bizi bekliyorlardı.

Kısacası Sanem’le Erman bir risk aldılar. Ancak bizim o andaki durumumuz hiç bir riske izin vermiyordu. Gidecektik ve dönecektik, bu kadar. Aldıkları karar bu yüzden rasyonel değildi. Komikti ama rasyonel değildi.

Bu hikayeye bir arada güldük ettik, tartıştık. Ama bende bıraktığı esas iz, insanın irrasyonelliği oldu. Kimi zaman insan bazı şeylerden o kadar çekiniyor ki, ya da tersine başka şeylere o kadar odaklanıyor ki, sebep sonuç ilişkilerini doğru kuramıyor.

Herşey insanın zihninde bitiyor aslında. Bütün özgürlükler ve sınırlar zihnimizde.

Mesela Sanem, yokuş çıkmaktan o kadar çok kaçınıyordu ki, o yokuş haricindeki herşeye gelebiliyordu. Ya da Erman, bilinen yolda gitmek yerine herhangi bir yola sapabiliyor.

Peki ya mühendis olan ben? Geçen hafta ilk defa Forum İstanbul’a giderken yolu bulamadım, döndüm dolaştım, fazladan 3-5 km yol kattettim. Gitmeden önce iyice aratırsan ya, olmaz mı? “Giderim bir şekilde” diye düşünmek ne kadar rasyonel?

Demek ki neymiş? İrrasyonellik kimsenin tekelinde değilmiş.

Düzeltme; Yukarıda daha önce “Aldıkları karar bu yüzden yanlıştı. Komik ve bir o kadar da yanlış.” yazmıştım. Ama sonra biraz düşününce doğru tabirin “yanlış” değil de “rasyonel” olduğuna karar verdim ve düzelttim.

+ Hiç yorum yok

Sizinkini ekleyin