Blöf ve Yozlaşma

Blöf ve Yozlaşma


İstanbul trafiği bazen insana iyi geliyor. Milim milim ilerlenen anlarda zihin daha hızlı çalışabiliyor, ya da kimi akıllı şoför duran trafikte ilerlemek için zeka dolu hamlelerle sizi geçtiğinde hiç düşünülmemiş detayları yakalayabiliyorsunuz. Geçenlerde böyle bir anda aklıma Casino Royale‘deki bir replik geldi. Bond’la Vesper trenle Karadağ’a giderlerken, poker hakkındaki konuşmaları.

Bond & Vesper

Bond & Vesper

Yolculuğun bu kısmında bir ara Bond Vesper’a pokerin aslında şans oyunu olmadığını anlatıyordu. “Her zaman en iyi eli olan kazanmaz” diyordu. Vesper “blöf” diyince Bond da o basit açıklamayı yapıyordu; pokerde aslında kendi elinle oynamzsın, karşındaki oyuncunun eliyle oynarsın.

Filmin heyecanından ya da Vesper’a bakmaktan o anda atlamışım. Bond gayet basit ve güzel açıklamış. İnsan kendi elini, kendi yapabileceklerini biliyor. Ama karşısındaki için yapılabilecekleri geniş bir mercekte kestirmeye çalışıyor. Sonra da “oyunu açtı mı, arttırdı mı, gözünü kırptı mı” gibi gelen tüm çıktıları, o geniş merceği biraz daraltmak için kullanıyor. Olasılıkları hesaplıyor ve karşıdakinin durumuna göre bir karar veriyor.

Bu sırf pokerde böyle olmuyor, rekabetin, çekişmenin olduğu her ortamda dinamikler buna benzer işleyebiliyor.

Mesela trafikte de bu böyle. Diyelim ki arabaların sıra olduğu bir ışığa yaklaşıyorsunuz. Yol tek şerit ama sağda bir araçlık daha yer var. Bu noktada duyarlı bir şoför olarak yapabileceğiniz şey sıraya girmek olacaktır. Peki sizden sonra gelen birinin eli nasıl olabilir? Evet, sizin gibi sıraya girebilir, bu bir olasılık. Ama Türkiye’deki bir diğer olasılık da, gelen şoförün sıraya girmek yerine o sağdaki bir araçlık yere girmesi olacaktır.

Bu ilk başta duyarlı bir şoförün aklına pek gelmez. Ama yapanları gördükçe, ve böyle devam edilebildiğini farkedince, bu olasılık kafada daha gerçekçi bir hal alacaktır. Bir sonraki seferde durup düşünecektir; sıraya mı girmeli yoksa sağdan mı yanaşmalı?

İşte bu bir seçim anıdır. “Ben sıraya gireceğim ama şimdi arkadan birisi gelip sağdan gidecek. O halde onun yerine ben gireyim!” demesi olasıdır.

İşte bu da yozlaşmanın başladığı andır. Bir nevi masadaki blöfü görüp ona göre oynamaktır. Kendi değerlerinden, kendi bakış açısından öte, başkasının olasılığına göre davranıp, sıyrılma arayışıdır.

Buna Ege Cansen “İstemsiz Kolektif Ahlaksızlık” demiştir. Sonuna kadar haklıdır. Bu gerçekten başedilemez bir sorundur. Sonunu bilemediğiniz gibi başı da zordur. O ilk hamleyi yapan ne düşünmektedir(*)? Ama esas sorun, musluğu açan hareketten ziyade, kapatma mekanizmasının devreye girmemesidir.

Halbuki, ilk adımının cezasız kalması devamını getirir. Bu durum İki Otomobilin Kaderi‘ne de de anlatır.

Ama Ege Cansen’in de dediği gibi sonunda hepimiz kaybediyoruzdur. O zaman ceza sistemi niye devrede değildir? Bunların kesişim kümesi, ortamda kazanan birileri olduğu ve bunların sistemi ele geçirdiğidir. Yani siyasettir. İşini bilen memurlarla başlayıp, yukarıdan aşağıya doğru akan bir harekettir.

Tersini bir düşünün; o yoğun trafikte bile şoförler kanunlara uysa, uymayandan ceza sağlam şekilde kesilse, bu ciddi bir “kanunlara uyma” havasının egemen olmasını sağlayacaktır. Böyle bir toplumda, işini bilen memur, bürokrat ya da siyasetçi, bugünkünden daha az yer bulacaktır. Ama böyle bir toplum için de hakkını arayan, güçlü bireyler ve bunu tamamlayan bir yürütme ve yargı gerekir ki bunlar da bizde pek zayıftır.

Oysa Türkiye’de kaç kişi arkadan gelecek şoförün blöfünü görmüyor ki?

Cevap için İstanbul trafiğinde birkaç dakika bile yeterlidir.

(*)Not: Bu noktada akla Invention of Lying gelebilir. Yalan söylenmeyen bir dünyada ilk yalanı kim, niye ve nasıl söyler?  Film yalan – doğru kavramlarından doğru’yu açık sözlülük olarak alıp bunu kötü bir komediye çevirdiğinden bence başarısızdır.

Açıksözlülük - Invention of Lying

Açıksözlülük – Invention of Lying

+ Hiç yorum yok

Sizinkini ekleyin