Zaferler ve Biblolar

Zaferler ve Biblolar


Seçimde Oy ve Ötesi gönüllüsü olarak bir sandıkta çalıştım. Bir seçmen, yanında tahminimce down sendromu olan bayan bir seçmen getirdi. Seçmen listesinde kim varsa, oy verme hakkı asla engellenemez. Yani, seçmen listesinde olan biri, down sendromu, ya da başka herhangi bir sorunu da olsa oy verecek. Tamam. Ama yanındakiler “tek başına yapamaz, olmaz” diye kabine birlikte girmek istediler. Refakatçi, anca görme engelli, felçli, elleri eksik veya bu gibi bendensel engelleri açıkça belli olan seçmenlerin yanında girebiliyor. Yani gelen down sendromlu kadının tek başına girip oy vermesi gerekiyor.

Haliyle refakatçi tartışmaya başladı; yok katlamayı beceremez, yok 20 yıldır biz böyle oy veriyoruz demeler. Sandık kurulundakiler “ya versin işte yaa” gibi gevşek yaklaşsa da sandık başkanı doğru durdu ve refakatçiyi kabul etmedi. Ben de müşahit olarak açıklamaya çalıştım. Neticede hem fikir olunamadı ve grup geri döndü, gitti.

Bir süre sonra bir partiden bir yetkiliyle gelip tekrar aynı şekilde direttiler. Sandık kuruluna genelgeyi gösterip durumu izah ettiğimden bu sefer grubu desteklemediler, ama sessiz kaldılar, karşı da durmadılar. Ama başkan da duruşunu korudu. Hani pusulayı katlaması konusunda yardımcı olunabileceğini söyledik, ancak kabine tek başına girip mührü basması gerekiyordu.

Zor da olsa, sonunda durumu kabul ettiler. Ve evet, down sendromlu kadın oyunu verdi. Peki nasıl?

İşte bu noktada aklımdan hiç çıkmayan Doğan cüceloğlu’nun bir hikayesinin benzerine bizzat tanık oldum.

Cüceloğlu doktora yapmaya Amerika’ya gitmiştir. Bir haftasonu asistanı ile birlikte ofislerini temizlemekle uğraşırlar. Asistanının küçük bir çocuğu vardır. Çocuk boş bir koltuğa çıkmaya çalışmaktadır ama bir türlü becerememektedir. Ve her denemesinde başarısızlığın ardından babasına dönüp “beni çıkar” dercesine bakmaktadır ama baba da hiç oralı değildir.

Cüceloğlu dayanamaz, alır çocuğu kaldırıp koltuğa oturtturur. Bunu gören asistan Cüceloğlu’na sorar “ne yaptın?” diye. O da “e çocuk çıkmak istiyor ama çıkamıyordu, senden yardım istedi ama oralı olmadın, yapamayınca ben de çıkardım oturttum işte. Yardım ettim.” diye açıklar.

Bunun üzerine “asistan” anlatmaya başlar.

“Bak” der, “o bir denedi, üç denedi, tamam olmadı, benden de yardım bekledi ama, elbet bir şekilde oraya çıkmayı becerekti. Ve çıktığı vakit de bana dönüp ‘ben çıktım’ diye bakacaktı. Sen ona yardım etmedin, onun elinden bu zaferi aldın!”.

Bu hikayeyi “aboov” diye bitirmişti Cüceloğlu (büyüdüğü yerde kadınların böyle tepki verdiğini söylemişti).

Aboov ya, evet. Aboov!

Bu ufak detay aslında hayatta o kadar büyük bir fark yaratıyor ki.

Peki down sendromlu seçmen nasıl oy verdi?

İlk başta pusulayı ve zarfı anlattı başkan. Kadın, bunları eline alarak, refakatçi kadından ayrıldı ve kabine girdi. Evet, biraz uzun sürdü, refakatçi kadın da adım adım yaklaşıyordu kabine. Ama bir çıktı ki; pusula katlanmış ve birçok kişiden daha iyi bir şekilde zarfa sıkıştırılmıştı. Kimse karışmadı, refakatçi kadın da  sadece yanında yürüdü, sandığa gelindi. Ve o incecik aralıktan ıkıla sıkıla da olsa zarf sandığa atıldı.

Sandığa giderkenki heyecanı görülmeye değerdi. Bu öyle büyük bir olaydı ki, zarfı attıktan sonra gururla ellerini kaldırdı. Sanki pistteki Usain Bolt’tu, zafer kazanmıştı.

Tamam, burada down sendromlu biri var ama bu demek değil ki onun yerine kara verilsin? Çocukken yapılan da bu değil mi?

Aman şu olur, bu olur, aman yapamaz, edemez… Bireysellik denen şeyle hiç tanışmamış bu topraklar.

Çocukların, kendi hayatlarında ne olabileceklerinden ziyade, anne babalarının hayatlarında nerede oldukları daha mühim. Sanki çocuklar annelerin babaların birer biblosu.

Sonra böyle böyle büyütülmüş çocuklar gene anne baba olacaklar. Döngü tamamlanacak.

Eski bibloların yerini yenileri alacak.

+ Hiç yorum yok

Sizinkini ekleyin